Meclisin Alemet-i Farikası: Bütçe görüşmelerine dair
Meclisin Alemet-i Farikası: Bütçe görüşmelerine dair
Meclisin Alemet-i Farikası: Bütçe görüşmelerine dair
Alemet-i Farika TDK anlamına göre ”bir şeyin ayırıcı niteliği ve özelliği anlamını taşır” 1920 yılında açılan ilk meclisin görevi kurtuluş savaşını başarıya ulaştırmaktı. Aslında ayırıcı özelliği mutlak monarşiyle yönetilen padişahın tek söz sahibi olduğu bir yönetim biçiminden halkın söz sahibi olduğu başlı başına yeni bir sürecin başlangıcıydı. Meclis bu tarihten itibaren halkın genel oy hakkı başta olmak üzere seçebildiği bir idari yönetimi oluşturma hakkını elde etmesini de sağlamış oldu. Meclisin işlevsizleştiği en kritik dönemler darbe dönemleri oldu. Seçim sistemindeki adaletsizlikler, seçim barajı, siyasi partilere ayrılan bütçeler arasındaki uçurum buna benzer birçok problemli yanıyla birlikte meclis 2018 yılında başkanlık sistemiyle birlikte işlevsiz bir hale geldi.
AKP’nin iktidarının krizleri yönetemediği dönemlerde daha fazla otoriterleşmeye doğru çubuğu evrilttiği, bunu bir tercihle değil, zaman zaman zorunluluktan yaptığını söylemek gerek. İçerde ve dışarıda yaşanan siyasi kırılma anlarında yönetememe halini aşmak için halkın yapay başlıklarda kutuplaşmasına neden olacak adımlar atarken, bu durumun yarattığı risklerle de her zaman karşı karşıya kalmış, önümüzdeki süreçte yine buna benzer durumların yaşanmasına gebe olduğunu söyleyebiliriz.
2026 bütçe görüşmelerinde bu senede geçmiş senekinin benzeri görüntüler ortaya çıktı. Zaten toplumda da başka bir beklenti bulunmuyordu. Halkın meclise olan merakı veya ilgisinin son zamanlarda bir araştırmaya konu olsa meclis tarihinin en alt seviyesinde olduğu tahmin edilebilir. Cumhur ittifakının süreklileşmiş bütçe yapısında kaynağı halktan toplayıp sermayenin ihtiyacı doğrultusunda harcamak temelli bütçe hazırlanıp kabul ediliyor. Çünkü kamu kaynakları özelleştirmelerle birlikte sona gelmişken artık para üzerinden para kazanılacak bir ekonomik model patronlara sunuluyor. Yine üretim sürecinde ucuz iş gücü de karın önemli başlıklarından birisini oluşturuyor. Asgari ücreti ortalama ücret haline getiren Cumhur ittifakı asgari ücret görüşmelerinde de bütçe görüşmelerine benzer bir yöntem izliyor. Muhalefetin iddiası bu görüşmelerde çok sert eleştiriler getirildiği. Bu iddia doğru olsa bile emekçiler açısından hiç bir karşılığının olmadığı her geçen gün yoksulluğun derinleşmesinde anlaşıyor.
Meclisin Alemet-i farikası, emekten ve halktan yana olup olmadığıdır. Yasa sayısı, oturum yoğunluğu ya da yapılan konuşmalar değil; alınan kararların kimin hayatını kolaylaştırdığı, kimin yükünü ağırlaştırdığı belirleyicidir. Bir Meclis’i diğerlerinden ayıran şey, sermayenin taleplerini mi yoksa emeğin ihtiyaçlarını mı öncelediğidir.
Bugün Meclis’te görüşülen her düzenleme, açık ya da örtük biçimde bir sınıfsal tercihi yansıtır. Vergi politikalarından sosyal güvenliğe, iş hukukundan bütçe dağılımına kadar her başlıkta aynı soru karşımıza çıkar: Bu yasa kimin için? İşçi için mi, patron için mi? Emekçi için mi, sermaye grupları için mi?
Türkiye’de Meclis’in tarihsel rolüne baktığımızda, emek lehine kurulan her cümlenin ağır bedellerle söylendiğini görürüz. Sekiz saatlik iş günü, sendikal haklar, grev hakkı, kıdem tazminatı… Hiçbiri “lütuf” olarak verilmedi. Hepsi Meclis kürsüsüne taşınmış sınıf mücadelelerinin sonucuydu. Meclis, o dönemlerde Alemt-i Farikasını emekten yana kullanabildiği ölçüde anlamlıydı.
Bugün ise tablo tersine dönmüş durumda. İşçi ölümleri “fıtrat” denilerek geçiştiriliyor, çocuk işçilik rakamları istatistiklerin dipnotuna sıkıştırılıyor, asgari ücret yaşam ücreti olmaktan çıkarılıp “işvereni zorlamayacak sınır” olarak tanımlanıyor. Meclis susuyor; sustukça emek daha güvencesiz, daha görünmez hale geliyor.
Meclisin Alamet-i farikası olması gereken denetim gücü, özellikle emek alanında neredeyse tamamen devre dışı. İş cinayetleriyle ilgili araştırma önergeleri reddediliyor, güvencesiz çalışmayı yaygınlaştıran düzenlemeler torba yasaların içine gizleniyor. Komisyonlarda işçinin sesi yok, ama sermayenin temsilcileri her zaman masada.
Oysa bir Meclis, bütçeyi görüşürken yalnızca rakamları değil, hayatları tartışmalıdır. Kamu kaynaklarının kimden alınıp kime verildiğini sormalıdır. Vergi yükünün neden ücretlinin sırtına bindirildiğini, teşviklerin neden hep sermaye gruplarına aktarıldığı açıklığa kavuşturmalıdır. Meclis bunu yapmadığında, sınıfsal tarafsızlık iddiası da çöker. Zaten tarafsızlık iddiası muhakkak bir taraf olmaktan gelir.
Emek açısından bakıldığında Meclis’in krizi, temsil krizidir. Milyonlarca işçinin, emeklinin, işsizin yaşadığı gerçeklik kürsüye taşınmıyorsa; taşındığında da karşılıksız kalıyorsa, sorun yalnızca siyasal iktidarda değil, Meclis’in kendisini nasıl konumlandırdığındadır. Muhalefet buradan kendisini biz elimizden geleni yapıyoruz diyerek sıyrılamaz.
Meclisin Alem-i Farikası,Kriz dönemlerinde işçiye sabır, patrona teşvik öneren anlayışın karşısında durabilmesidir. Çünkü kriz herkes için aynı değildir; bedel her zaman emeğe ödetilir.
Bugün yeniden hatırlanması gereken basit bir gerçek var: Meclis, emeğin sesini yükselttiği ölçüde halkın meclisidir. İşçinin, emeklinin, güvencesizin, çocuk işçiliğe mahkûm edilenlerin sorunları kürsüye çıkmıyorsa; Meclis’in Alem-i farikası çoktan silinmiştir.
Sonuçta Meclis’i meclis yapan şey, iktidarla uyum değil; emeğin tarafını tutma cesaretidir. O cesaret yoksa, kürsüler konuşur ama emek susar. Ve emek sustuğunda, demokrasi de yalnızca kağıt üzerinde kalır.










0 Yorum